Eşim rahmetli olmadan altı ay önce, 2011 yılının eylül ayının sonlarına doğru bir araba yolculuğuna çıktık. 18 gün boyunca "birkaç gün orada, birkaç gün burada" diyerek keyifle dolaştık. Şimdi dönüp arkama baktığımda, "Keşke onunla daha çok vakit geçirseymişim," diyorum. Meğer bu, bizim son tatilimizmiş…
Geze geze yolumuzu en son Anamur’da bitirdik. Maksat, çocuklarla biraz da deniz keyfi yapmaktı. Bir arkadaşımızın tavsiyesiyle önceki yıldan bildiğimiz o pansiyona yerleştik. Burası kocaman bir bahçe içinde, biri aile apartmanı olarak kullanılan birbirinin aynısı iki binadan oluşuyordu. Asıl sahibi Almanya’dan emekli, hoş sohbet bir adamcağızdı ama bu defa yerinde başka biri vardı. Biz Ahmet Amca’yı sorunca, yeni işletmeci durumu şöyle özetledi:
"Ahmet Bey ciddi bir kalp ameliyatı geçirdi. Ben emekli öğretmenim, bu yıl burayı götürü usulü işletiyorum."
Yeni işletmeci doğulu, biraz muhafazakâr sayılabilecek bir adamdı. Ailesini memlekette bırakmış, tek başına esnaflık yapmaya çalışıyordu ama ticaretten zerre kadar anlamıyordu. Tam bir emekli memur kafası... Sürekli zarar ettiğinden şikâyet ediyor, ikramlarda ise ayarsızca müsriflik yapıyordu. Bir de üstüne, oturduğu yerden gelir elde eden o hasta pansiyon sahibine içten içe bozuluyordu.
Pansiyondaki ikinci günümüzdü. En üst kattaki terasta keyifle kitabımı okurken, aşağıdan birden baskın ve şuh bir kadın kahkahası patladı. Kadın hızlı hızlı konuşuyor, bahçede oturanlar ise sus pus onu dinliyordu. Merak edip aşağı bakındım ama ağaç dallarının sıklığından hiçbir şey görünmüyordu. Tam kitabıma dönmüştüm ki eşim nefes nefese yanıma geldi:
"Nalancığım, pansiyona bir kadın geldi. Karnı çok açmış, iki gündür bir şey yememiş. Bizim kahvaltılıklardan ona bir şeyler hazırlar mısın?" dedi. Hemen hazırladım, aldı götürdü.
Merakımdan aşağıdan gelen seslere kulak kabarttım. Aslında kulak kabartmama pek gerek de yoktu; kadın zaten bangır bangır konuşuyordu. Meğer konsomatrismiş! İzmir’deki belalısından kaçmış, buradaki bir pavyonla anlaşıp apar topar gelmiş. Kalacak yer ararken de yolu bizim pansiyona düşmüş. Pansiyoncu, eşim aracılığıyla bize burada kalmasının bir sakıncası olup olmadığını danışınca, hemcinsimin bu haline üzülerek, "Tabii ki kalabilir," dedim. İçimden de "Vay be, ne hayatlar var!" diye geçirdim; hikâyesi ilgimi çekmişti.
Kadının yerleşmesiyle pansiyonda bir şenlik başladı. Diğer pansiyon sakini kadınlar erkeklerinin peşine düştü, kıskançlık krizleri tavan yaptı. Bizim çocuklar (oğlan 15, kız 12 yaşındaydı) merak içinde soruyorlardı:
"Annee, konsomatris tam olarak ne iş yapar?"
Durumu yumuşatmak için:
"Konsomatris, taşralı erkeklerin bir nevi psikoloğudur çocuklar," dedim.
Daha önce karşılaştıkları hiçbir kadına benzemeyen bu kadını sürekli gözlemliyorlardı. En sonunda sorulardan pes edip, "Aman boş verin çocuklar, biz ona kısaca 'Kons' diyelim," dedim ve olayı ailece eğlenceli bir hale getirdim.
Biz o pansiyonda beş gün kaldık. Bu süre boyunca o muhafazakâr, çekingen emekli öğretmen her akşam Kons ile birlikte içmeye başladı. Kadın geceleri süslenip pavyona gidiyor, sabaha karşı dönüyor; gündüzleri ise akşamdan kalma haliyle erkek müşterilere kasıtlı olarak kur yapıyordu. Diğer kadınlar kıskançlıktan kudururken, adamların ağzı kulaklarındaydı.
Ben durumu tamamen dışarıdan bir gözlemci gibi izliyor, eşimi kıskanmayı aklıma bile getirmiyordum. Kadın ise bu rahatlığıma şaşırıp pörtlemiş gözlerle bana bakıyordu; belli ki bir kadının ona "normal insan" gibi davranmasına hiç alışık değildi. Beni ilk gördüğünde de çok şaşırmış, sürekli eşimin yanında, "Eşin çok güzel bir kadın," deyip durmuştu.
Bu sırada İzmir’deki belalısı durmadan arıyor, kadın da telefonunu pansiyoncuya verip "Beni yok de," diyordu. Bizim öğretmen ise akşamdan zaten çakırkeyif, telefonu alıp belalıya dikleniyordu:
"Şu anda uygun değil, görüşemez!"
Pansiyoncu telefonda böyle efeleniyordu ama belalıyla yüz yüze gelse ne yapacağı tam bir muammaydı.
Her gece yarısı aynı Yeşilçam film sahnesi tekrarlanıyordu: Şortun altına beyaz çorap ve açık sandalet giymiş genç bir adam, kırmızı, süslü bir Şahin arabayla gelip Kons’u alıyordu. Kadınlarla konuşurken göz teması bile kuramayan öğretmen ise içince aslan kesiliyor, arkadaki odadan kadınla samimi bir şekilde çıkarken yakalanıyordu.
Üçüncü günün sonunda kadın, sevgilisinin telefon baskılarına dayanamadı galiba; arkasında ne bir haber ne bir veda bırakarak sırra kadem bastı. Gitti gitmesine ama bizim emekli öğretmen resmen bunalıma girdi. Adam bildiğiniz ağlamaklı geziyordu. Kadının gittiği gece eşimle sabaha kadar oturdular. Bizim oğlan da bir süre onların yanında durup sonra odaya geldi ve kıkırdayarak anlattı:
"Anne ya, yazık, adam resmen aşık olmuş, ağlıyor!"
Meğer bizim öğretmen kadehini kaldırıp kaldırıp eşime içini döküyormuş:
"Yaa biraz kiloluydu ama güzel kadındı..."
"Makyajsız da güzeldi, biliyon mu?"
"Gittiii, gelmez o bir daha. Ne yapacağım ben şimdi? Gelir mi sence?"
Eşimden farklı bir şey duymak istercesine, umutsuzca soruyormuş bu soruları. İşin en trajikomik tarafı neydi biliyor musunuz? Kadın pansiyona beş kuruş ödemeden kaçmıştı. Ama adamcağız aşkından dolayı bu dolandırılmaya bile kızamıyor, sadece arkasından yas tutuyordu.
Biz günlerce, hatta haftalarca bu trajikomik olaya güldük. Hayat bazen en beklenmedik yerlerde, en umulmadık insanları bir araya getirip karşınıza böyle absürt manzaralar çıkarabiliyor. Aradan yıllar geçti; o günlerden geriye buruk bir özlem kalmış olsa da bu Yeşilçam tadındaki Anamur hatırasını her hatırladığımızda yüzümüzde hâlâ aynı neşeli tebessüm belirir.
Sevgimle kalın…