Hava elverişliydi, çarşıya, pazara daldım kalabalığa takılıp yürüdüm uzunca, vitrinlere baktım, pazarda tezgahları gözden geçirdim. Yok, Yoktu!

***
Çocukluğumda yılbaşı için alınan portakal ile mandalina bizden köşe bucak saklanırdı ki, bulduğumuzda dibine darı ekilecek hale getirirdik… Seneler, seneler öncesi Ocak ayının ilk haftası Süriye’den gelen Refik ustanın bize hediyesi bir, bilemedin iki kilo domates olmuştu, ailece yemeye kıyamadık!
Öyle ya ocak ayı gibi kışın ta ortasında taze domates görmek bizim çevremizdeki her kula nasip olmazdı. Salça ile götürürdü millet işi… Haydi sebzeyi, meyveyi bir yana  bırakın çorap bile bulunur değildi, ancak yün eğrilecek elde örülecekti.
Lastik ayakkabı ve yine evde örülen üst giysileriyle sadece patates, nohut, kuru fasülye yemeğine ilaveten ıspanak ve de pırasayla lahanaya talim edilirdi değil mi?
***
Pazarda yok diye birşey yoktu, sebzenin, meyvenin daniskasını okşayıp geçtim… Sanki yaz gibiydi, bakla da vardı, yaprak bezelye de, “MAŞ”da… Ki adını duyup görmediklerimizin karşısındaydım…
Arkadaşımla ayak üstü sohbet ederken yeni liralar ortaya çıktı, gençti benden mor binlik görmemiş, delik bir kuruşluğu hatırlıyor ama paradan haberi yok…
Bir kuruşun kırk para, iki buçuk kuruşun yüz para denildiği günleri  yaşamamış ve O’na on paradan söz ettim. dört tane üzerinde “10 PARA” yazılı paranın! bir kuruş ettiği günleri anlattım.
Sonra yine “şu bolluğa, berekete gözat” dedim. Dün bu manzara yoktu, hayal bile edilmezdi. Mor bin   liralık sahibi parasına bozduramazdı.
Çünkül bin lira paranın bulunamadığı günlerdi. Şimdi şu milletin o günlerde bulunmadığı gibi.  Şunun  şurasında  altmış  yıl  önce…1950  yıllarında.   bu  yazıyı  bir  daha  yayınlamıştım.   çelebi  bir  daha   dedi.  genç  kesim  de  yarın  bu günleri  anacak   ger  önüne  gelene  anlatacak   bizim  gibi.  bıktırasıya!   Semih Esen…