Henüz birey olamamış bir takım insanlar iradelerini teslim edecek bir fani arıyorlar. Hilafet istiyorlar. Ve bu kitle Halife’nin bir çağrısıyla tüm İslam Dünyası’nın harekete geçeceğini ve tüm Müslümanların lideri olarak hep birlikte İslam’ı hâkim kılacakları gibi bir vehme kapılmış.

Özellikle Gazze olaylarından sonra şu sözleri çokça duymaya başladık. İslam dünyası sessiz! İslam dünyası tepkisiz! İslam dünyası gözlerini kapadı! İslam dünyası görmezden geldi! …”Ah, ahhh Hilafet bir gelse o zaman uyanırlar!”

İngiltere Yemen’i bombalıyor benzer cümleler, benzer konuşmalar.

Hâlbuki bu olaylar 77 yıldır yaşanıyor.

Halifelik Osmanlı’ya özgü bir unvan değildir. Dört halifeyle başlayan ve “Selef-i Salihin dönemi” olarak bilinen Halifelik makamı, son Halife Hz. Ali’nin bir suikasta uğrayarak ölmesi ve oğlu Hüseyin’in Kerbela’da Muaviye tarafından katledilmesiyle sona erer. Emevi kabilesinden Muaviye’nin hilafeti devralmasıyla Müslümanlık manevi açıdan en kaotik dönemine girer. (661-750) Bu tarihten sonra Hilafet, saltanatla özdeşleşir yani siyasallaşır ve çoğu zaman çıkar gruplarının istismarına uğrar.

 

Emevi Arapları, ırkçı yaklaşımlarıyla bilinirler. Bu dönemde Arap olmayan Müslümanlar toplumdan ayrı tutulur ve “Mevali” denirdi. Mevaliler, Emevi’lere göre siyasi ve sosyal anlamda Kureyşliler'in hâkimiyetindeki kölelerdir. İranlılar ve TÜRKLER, Kuzey Afrika ve Endülüs Berberîleri, Mısır’da Kıptiler bu sınıftandır. Emevi Arapları, kendilerinin sadece yönetmek, diğerlerinin ise yönetilmek için yaratıldığına inanmışlardır. Araplar, “hizmetçi” olarak gördükleri, Mevaliler için şöyle düşünürlerdi ; “Yollarımızı süpürüp temizlerler, Ayakkabılarımızı dikerler ve elbiselerimizi dokurlar”

Emevi Devleti kuruluşundan 89 yıl sonra 750’de yıkıldı Hilafet ve Saltanat Abbasilere geçti ve 750 yılından 1258’e kadar (508 yıl)  Abbasiler bu kurumun sahibi oldular. Bu dönem içinde Mevaliler sadece nüfus olarak değil, nüfuz olarak da İslâm dünyasında etkinliklerini artırdılar. Dönemsel olarak Mevali dedikleri sınıf toplumda başka bir konuma, başka bir merkeze oturdu.

Sonuçta Abbasîler, 1258’de çoğunluğu Türk unsurundan olan İlhanlılar tarafından yıkılınca hilafet Mevalilerin eline geçmiş oldu. Süreç içerisinde Fâtımîler, Memlûkler ve Osmanlılar Hilafet makamının temsilcisi oldular.  

Anlaşılacağı gibi Türklerin görece İslam dünyasındaki egemenliği, dolayısıyla Hilafet, Arapların kabulü ya da devretmesiyle mümkün olmuş bir olgu, değildir! Abbasiler, 750'de halifeliği üstlenen sonra İslami imparatorluğun ekseriyetine (bazı batı bölgeleri hariç) hükmeden bir Arap hanedanıydı, 508 yıl Halife olarak manevi liderliklerini sürdürdüler.  Abbasi hilafetinin yok olması ve sonuçta Türklerin eline geçmesinin altında yatan hissiyatı anlamazsak tarihi yanlış okuruz. Okuduğum bir makalede bu konuda şunlar yazıyordu; “İslam, Arapların topraklarında doğmuş bir din. Dolayısıyla bu dine dair aklınıza gelebilecek ne kadar öğe varsa, Araplara dairdir. Araplar da kendilerini, İslam'a dair ne kadar öğe varsa temsilcisi ve hâkimi olarak görürler. Bu sınıfa onlardan olmayan giremez. Araplar, tarih boyunca hilafetin Arap olmayan Mevalilere geçmesinin onlarda açtığı derin travma ve aşağılanma duygusunu hala unutmamışlardır. “

Hilafet hep güçlü olanın olmuştur. Osmanlı yıkılıp Arap yarım adasında Haşimi Şerif Hüseyin İngilizlerin kontrolünde bağımsızlık kazanınca ilk işi kendini halife ilan etmek oldu. Ancak olan şudur; artık Halifelik ve Halife tümüyle Müslüman, olmayan Hristiyan ve emperyal güçlerin kontrolüne girmiştir. Bu durum 1918’de işgal altında olan İstanbul’daki Osmanlı Hilafeti ve Halife için de geçerlidir.  Araplar ve Halifelik makamı ve hatta bu işin simsarları her zaman kendilerini ekonomik ve siyasal çıkarlar açısından destekleyen bu devletlere boyun eğmişlerdir. Bu olgu halâ siyasal anlamda bugünün de konusudur. Müslüman dediğimiz ülkelerin yönetim biçimlerine bakarsanız hemen hepsinde küresel büyük devlerin vesayetiyle gelen yöneticileri görürsünüz.

Bizim için Hilafet 1918’de bitti! Halife ve onun “Cihat” çağrısı hiçbir işe yaramadı. Hatta Müslüman ülkelerden gelen birlikler Osmanlı’ya karşı İngiliz saflarında savaştılar. Osmanlı’da Hilafetin sona erişi sadece savaş yenilgisiyle olmadı. 1924 yılına kadar devam ettirilen hilafet makamının kaldırılması 20. Yüzyılın dinamiklerini, değişen dünya değerlerini ve dengelerini iyi okuyan Cumhuriyet aydınları tarafından gerçekleştirilmiştir. Artık Papa bile kilisesine dönmüş, toplum mühendisliği yapmaktan vazgeçmiştir. Ruhani liderlikler ve onların fetvalarıyla ülke yönetmek 13. Yüzyıldan kalma bir anlayıştır ve engizisyon uygulamalarıyla benzerdir.

Gerçeklerle yüzleşmemiz gerek. Bakın bugün ''İSLAM DÜNYASI''  diyebileceğimiz ekonomik, siyasi, askeri bir güç oluşumu gerçekleşse ve bu oluşum ciddi bir gücü eline geçirse, Mevali olan Türklerin bu sürece dâhil olabilecekleri çok şüphelidir.

İSLAM DÜNYASI DİYE BİR DÜNYA YOKTUR!! Olmayan bir gücü çağırmaktan olmayan bir güçten medet ummaktan vazgeçmeliyiz!  Sadece Müslümanlığın çıktığı coğrafya başta olmak üzere milli sınırları emperyaller tarafından çizilmiş ve hala bu güçlere bağımlı olarak yaşayan çoğunluğu Müslüman bir nüfus vardır. Hepsi o kadar. Bir kan deryasına dönüşmüş Müslüman coğrafyaların yöneticileri neden bu sefalete bir çözüm bulamıyor sorusunun altında yatan neden budur. Zarar gören, bölünmüş, parçalanmış, herkesin kendine göre yorumladığı, hikmeti kendinden menkul birtakım simsarların maddi manevi çıkarlarıyla, hurafelerle, bidatlerle siyasetin aparatı haline getirilen İslam dinidir.

Bizim için Hilafet, Osmanlılık rüyasından pompalanan psikolojik bir patinajdır… Kendi öğelerimize, kendi kültürümüze, kendi temalarımıza dönmek ahmakça rüyalar görmekten evladır. Görüşmek üzere…