İnsan gözünü açar açmaz başlıyor hayata, o andan itibaren başlıyor yaşadıkları, yaşayacakları. Kaderlisi var kadersizi. Ömür boyu ne çok şey yaşıyor. Zaman, bazılarını siliyor gibi oluyor ama silemiyor. Kimisi yaşadığı güzellikleri anlatırken sesi soluğu da büyüyor. Ne güzel şeyler yaşadım, diyor. Kimi zaman da ne acılar yaşadım diyor. Anlatırken yüreğimiz daralıyor, nefesimiz sıkışıyor deriz. Hatta büyük acılar da yaşıyor insan. Derdi deşiliyor, acılar gözyaşlarında boğuluyor. Başkalarının güzel anılarını dinlerken ya da okurken, ben de güzel anlar yaşadım diyor. Başkalarının acılarını dinlerken de benden daha büyük acılar yaşayanlar var, diyor. İnsan bunları anlatıyor. Öyle ki, acı ile tatlıyı beraber yemiş gibi yaşıyor. Onun için insan anlatıyor da anlatıyor. “Anlatmayan taş olsa çatlar” derdi büyükler… Bazıları da “Oh be, anlattım da rahatladım…”der. Başka bir canlı yoktur, ömür boyu yaşadıklarını anlatan. Evinizin saçağında konuşan serçeleri düşünün çıvıl çıvıl konuşuyorlar. Ne konuşur bu serçeler dediğiniz oluyor mu? Ama gördüğünüz iki insan konuşurken ya mutluluğunu ya da acısını anlatıyordur. Bir de başkalarının yaşadıklarıdır.
Gerçekten de, ne çok anlatacağı oluyor insanın... Yazsa kağıtlar yetmez, Sabahtan akşama kadar anlatsa günler, yıllar yetmez. Hep anlatıyor. Bazen dertleşme oluyor, anlattığı…“Oh be anlattım” diyor kurtulmuş gibi. Bir büyük yükü atmış gibi… Bazen coşuyor, mutluluklarını, sevinçlerini anlatırken çocuklar gibi… Kimisi de yazıya döküyor, anı oluyor. Öyle ki şarkı söylüyoruz “Anılar, anılar” diye…
Anılarımızı yazmayınca, anlatmayınca biz çuvala doldurup gidiyoruz bu dünyadan… Yazıya dökmediğimiz anılarımız servetimizi öldüğünde kimseye bırakmadan götürenler gibi oluyor.
Neden anılarımızı yazıyoruz ya da yazmalıyız.
Yıllar önce Milliyet Sanat Dergisi’nde “Anılar yazılmalıdır” diye bir yazı okumuştum. “Eski gazete, dergi, fotoğraf albümü karıştırdığınız olur mu?” diye soruyordu. Sık sık bu yazıyı anımsıyorum. Bir de şunu diyorum: “Dünden tamamen kopan, bugün yaşadığını anlamaz.” Çünkü daha önce yaşadıklarımız yaşamımızın temelini oluşturur. Esasında görünmeyen okuldur. İnsandan insana aktarılan yaşamın püf noktaları saklıdır.
Ülkemizde herkes “Benim hayatım roman” der, ama bunun anıları olduğunun farkında da değildir ve yazmaz, kitaplaştırmaz. Oysa anılar, insanın daha iyi insan olmada aktaracağı deneyimleri, gözlemleri, yaşadıklarıdır. Biz anlarımızla büyüyoruz, anılarımızla yaşarız. Onun için anılar yazılmalıdır.
Anı yazma, bütün yazınsal türlerinde olduğu gibi yaşamı anlatma, paylaşma gereksinimden doğmuş Günlük, Mektup, Gezi Yazısı gibi otobiyografik bir anlatım türü olarak öykü, roman gibi yaygın edebiyat türüdür. Bizde herkesin şiir yazdığı gibi batı ülkelerinde de anı yazma yaygındır. Bizde şiirlerini kitap olarak yayınlayanlar gibi yazdıkları anılarını kitaplaştırırlar. Hatta ayrı anı kütüpheneli bile var.