Noterdeyim. Bekleme sandalyesinde sıramın gelmesini beklerken, hemen yanımda yaşlı bir karı-koca oturuyor. Kısık sesle başlayan, giderek hararetlenen bir konuşmanın içindeler. Kulak misafiri olmamak elde değil.

Anlaşılan, iki çocukları var ve sahip oldukları evi, bu dünyadan göçüp gittiklerinde yalnızca birine bırakmaya karar vermişler. Vasiyetnameyi hazırlamışlar; tasdik için de notere gelmişler.

Adam, karısına dönüp sakin bir sesle konuşuyor:
“Hanım, dertlenme sakın. Biz doğrusunu yapıyoruz.”

Yaşlı kadın pek ikna olmuş görünmüyor:
“Vallahi Ahmet Bey, günlerdir uykularım kaçtı. Bizim hayırsız bu evi iki günde satıp yer. İyi oldu tabii ama işte… ana yüreği.”

Adamcağız karısının elini tutuyor:
“İyi oldu hanım, iyi oldu.”

Yaşlı adam kararlıydı; kadın ise üzgün ama kabullenmeye çalışıyordu.

Uzun süre bu konuşmayı dinleyince merakıma yenik düştüm ve araya girdim:
“Evinizi kime bıraktınız bakalım?”

Yaşlı amca başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı ve hiç tereddüt etmeden cevap verdi:
“Komşulara.”

Efendim, boşuna dememişler: Fazla merak iyi bir şey değil…

İşlerimi bitirip noterden ayrılırken kafam karışıktı. Orada sıramı beklerken aslında çoktan başka bir sıraya girmiştim: Hayatı yeniden sorgulama sırasına.

O gün anladım ki bazı insanlar çocuklarına değil, vicdanlarına miras bırakır; bazı miraslar da tapu denilen belgeden çok daha ağırdır.

İnsan en büyük vefasızlığı en yakınlarında; en büyük vefayı ise en ummadığı yerde bulabiliyordu. Belki de gerçek miras, kime ne bıraktığımız değil; yaşarken kimlerin kalbine dokunduğumuzdu. Noterden çıktığımda hayata dair aldığım koca bir ders vardı: İnsan, en çok sevildiği yerde değil, en çok anlaşıldığı yerde iz bırakıyordu.

Diğer taraftan düşünmeden edemedim. Yaşadıkça kim bilir nelerle karşılaşacaktım; hayat bana daha ne sürprizler hazırlıyordu.

Sevgimle kalın…