2018 yılında arabamızla, çocuklarımla birlikte bir Anadolu turuna çıkmıştık. Şehir şehir dolaştık; her durakta başka bir hikâye, başka bir yüz biriktirdik. Yolumuz Elazığ’a düştüğünde, buralara kadar gelmişken can dostumuz Selahattin Bey’in kardeşi, Pertek’te yaşayan Sabahattin Bey’i görmeden dönmek olmaz dedik.

Kendisine ulaştık. Memleketine kadar geldiğimizi duyunca sesi sevinçle doldu. Bizi, sahibi olduğu Elazığ–Pertek arasında çalışan arabalı vapurun Elazığ iskelesinde karşıladı. Hep birlikte vapura bindik. Kaptan köşkünde, bitmeyen çay ikramı ve içten sohbeti eşliğinde Murat Nehri’nin üzerinde ağır ağır ilerledik. Bir ara dümeni sırayla bize verip çocuklar gibi heyecanlanmamıza da izin verdi.

Pertek’e geçtiğimizde eşi Derya Hanım da bizi aynı sıcaklıkla karşıladı. Beş gün boyunca evlerini değil, gönüllerini açtılar. Tunceli’yi, Munzur’u, dağları, vadileri gezdirdiler. Gördüğümüz her yer ayrı bir güzellikti; sanki Anadolu’nun en sakin, en berrak yüzü oradaydı.

Sabahattin Bey, nam-ı diğer “Gakkoş”, uzun yıllar İstanbul Laleli’de ocakbaşı işletmiş. Sonra metropolün hengâmesinden yorulup baba ocağına dönmüş. Selahattin Bey’in dediği gibi o tam bir Gakkoş’tu: nüktedan, dobra, nev-i şahsına münhasır… Akşam sofralarında bir kadeh rakı eşliğinde anlattığı hatıralar bitmek bilmezdi. Kahkahası da kendisi kadar cömertti.

Bir akşam yine sofradaydık. Söz döndü dolaştı eski günlere geldi. Ve o meşhur bankadaki dede hikâyesini anlatmaya başladı.

Yıllar 1965 ile 1975 arası… Keban Barajı yapılırken bölgedeki araziler istimlak ediliyor. Bir gecede toprağı elinden alınan köylünün cebine yüklü miktarda para giriyor. Aynı dönemde çevrede birbiri ardına pavyonlar açılıyor.

Maksat belli: Parayla ne yapacağını bilmeyen insanın elindekini almak.

O yıllarda Gakkoş, Pertek’te bir kitapçı dükkânı işletiyormuş. Sık sık Ziraat Bankası’na gidermiş. Ve her gidişinde aynı manzarayla karşılaşırmış: Bekleme sandalyelerinden birinde oturan yaşlı, kasketli bir dede. Eller dizlerinin üzerinde. Sırtı hafif kambur. Gözleri bir noktaya sabitlenmiş. Ne gazete okur, ne biriyle konuşur. Sadece otururmuş.

Bir gün dayanamamış. Müdürün odasına girip sormuş:

“Affedersiniz müdürüm, ne zaman gelsem bu dedeyi burada görüyorum. Kimdir, nedir hikâyesi?”

Müdür gülümsemiş.

“O amca,” demiş, “istimlak parasını bankamıza yatırdı. Ama ne yaptıysak parasının burada güvende olduğuna kendisini inandıramadık. Her sabah bizden önce gelir. Kapıda bekler. Banka açılırken bizimle içeri girer. Akşama kadar şurada oturur. Çayımızı içer, öğle yemeğini yer. Akşam kasa kapanıp kapılar kilitlenirken bizi izler. Sonra bizimle birlikte çıkar. Ertesi sabah yine ilk o gelir.”

Gakkoş bu kısmı anlatırken hem gülerdi hem de bir an durup düşünürdü.

O kasketli dede aslında sadece parasının nöbetini tutmuyordu. Bildiği dünyanın, alıştığı düzenin, toprağının ve güven duygusunun başında bekliyordu. Toprağı gitmişti; para gelmişti. Ama insanın alışkanlığı, kökü ve huzuru parayla yer değiştirmiyordu.

Keban Barajı yükselirken sular altında kalan yalnız köyler değildi. Hayatlar değişmiş, insanlar bir anda zenginleşmiş ama aynı hızla savrulmuştu. Bankadaki dede, o savrulmanın sessiz bir sembolüydü.

Gakkoş iki yıl önce bu dünyadan göçüp gitti. Şimdi Murat’ın üzerinde içtiğimiz çayın buğusunda, Munzur’un serinliğinde ve o uzun akşam sohbetlerinde yaşıyor. Kahkahası kulaklarımızda hâlâ.

İnsan bu dünyadan göçerken arkasında mal mülk değil; böyle hikâyeler, böyle tebessümler bırakıyor.

Ve anlıyoruz ki asıl zenginlik bir bankanın kasasında değil, dost meclislerinde anlatılan hatıralarda ve gönüllerde biriktirilenlerdedir.

Sevgimle kalın efendim…