Bodrum’da birkaç gündür aralıksız yağan yağmurlardan sonra havayı güzel görünce dışarı çıkıp Milas’a gittim. Şöyle güneşe karşı sevdiğim çay bahçesine oturup huzurla güzel bir çay içeyim dedim. Ancak huzur sandığım kadar uzun sürmedi; hemen yanımdaki masada yirmili yaşlarda iki genç oturuyordu. Gençlerden biri belli ki aşk acısıyla perişan halde, yanındaki arkadaşına ayrı düştüğü sevgilisini hararetle anlatıyordu. Ama ne anlatmak! Ağzından çıkan her Kelime, sanki yaşadığı o taze acıyla yeniden harmanlanıyordu. Karşısında oturan arkadaşı ise dosttan ziyade adeta bir ilişki koçu gibiydi.

Bir ara heyecanla cebinden telefonunu çıkardı. Ekrana gözlerini dikerek konuşmaya başladı:

"Bak görüyor musun, gece tam 00.30’da yazmış. Dayanamadı tabii, seviyor abi kız beni!"

Arkadaşı, elindeki çay bardağıyla oyalanırken yarım ağızla sordu:

"Ee, ne demiş?"

Bizimki, sanki cephede büyük bir zafer kazanmış komutan edasıyla cevap verdi: "Yaşıyor musun?" demiş.

Arkadaşı merakla tekrar sordu:

"Peki, sen ne dedin?"

Genç adam o an öyle bir duruş sergiledi ki sanırsın bir devlet meselesini yönetiyor. Oturduğu sandalyede hafifçe kasılarak, büyük bir gururla devam etti:

"Valla hemen yazmadım, abi. Hemen yazarsan olmaz, bekledim... Saat tam 00.45’te dedim ki: 'Benimki de yaşamaksa yaşıyorum'..."

Cevabını verdikten sonra, yüzünde o ince, mağrur bir gülümsemeyle telefonunu masaya bıraktı. Arkadaşı ise kendisine anlatılanlara zoraki bir "hı hı" ile eşlik ediyordu; belli ki aşktan sarhoş olmuş arkadaşının içinde kopan fırtınayı pek anlamıyordu. Ama bizim delikanlı için mesele çözülmüş, küçük ama hayati bir zafer kazanılmıştı; heyecandan yerinde duramıyordu.

İçimden, ‘’Ah be evladım! O on beş dakikalık bekleyişte dünyayı kurtardığını sanıyorsun ama kız muhtemelen sana sadece bir "yoklama" çekmiş.’’ diye geçirdim. Ama zavallı genç, o basit "Yaşıyor musun?" sorusundan öyle bir anlam çıkarmıştı ki, duyanlar kızın onsuz nefes alamadığını sanır. Romantizmin zirvesine çıkmış, "Benimki de yaşamaksa yaşıyorum" diyerek kendince hayatının en etkileyici golünü attığını düşünüyordu.

Gençlik işte... Bir tarafta en hızlı teknoloji, diğer tarafta bitmek bilmeyen o "ağır abi" melankolisi. O on beş dakikalık stratejik sessizlikte kim bilir kafasında ne senaryolar kurdu? Belki de kız o sırada çoktan uykuya dalmıştı. Ya da bambaşka bir şeyle meşguldü. Ama bizimki, Milas güneşinin altında, kazandığını sandığı o on beş dakikalık onur savaşının gururunu yaşıyordu.

Gördüklerim karşısında, biraz da anneliğin verdiği duygusallıkla içim burkuldu ama yine de gençlerin bu saf hâline gülümsemeden edemedim. Milas’ın o dingin havasında o çay elbet soğur; o "yaşamaksa yaşıyorum" lafı da bir süre sonra rüzgâra karışıp unutulur. Bu arada kız nerededir derseniz; muhtemelen bu ağır edebiyattan fersah fersah uzakta, kendi dünyasındadır. Belki de bir süre sonra genç adama yine bu çay bahçesinde, soğuyan çayının başında yeni mesajlar hayal etmek düşer.

İşte taşrada aşk böyle yaşanıyor: Biraz dramatik, biraz komik, bolca gururlu ve her hâliyle çok gerçek.

Neyse, ben de çayımı içeyim bari. Benimki de yaşamaksa yaşıyorum işte!

Sevgimle kalın…