Gazeteci Alican Uludağ’ın tutuklanmasının ardından Eskişehir’deki gazeteciler Emek ve Demokrasi Platformu olarak basın açıklaması yaptık. Bunu Esgazete’nin sosyal medya hesaplarında da paylaştık tabii.

Ama gelen yorumlar öyle can sıkıcı ki yazmadan duramıyorum; küfür, hakaret, iftira… Bilgisizce, ezberden yazılmış kötü sözleri, insanların nefret kustuğunu görmek ağır geliyor bana! Düşünün, hiç tanımadıkları insanlara olmadık küfürler, hakaretler ediyorlar ama içleri soğumuyor; yetmiyor, beddua ediyorlar, tahammül edemiyorlar insanların yan yana olmasına! Belki ellerinden gelse, yanımızda olsalar ellerine bir taş alıp atmak isteyecekler; öyle bir nefretten söz ediyorum.
Peki kime karşı bu nefret? Kadın cinayeti işleyenlere mi? Kendi karısını çocuğunun gözü önünde öldüren, sonra çocuğunu da öldüren ya da çocuğuna kendi annesini “namus” diye öldürten erkeklere mi?

Hayattan koparılmış annelerin, çocukların faillerine mi? Hayvanları katledenlere mi? Çocukları suça sürükleyen, onları yaşamdan koparan çetelere mi? Adaletsizliği derinleştiren, yoksulluğu bir kader hâline getiren sisteme mi bu öfke? Hayır. Bir meslektaşı tutuklandı diye, mesleğini özgürce yapabilmek için sesini yükselten gazeteciye; yani aslında onun hakları için sesini yükselten, kalemini kullanan, kamuoyunu doğru bilgilendirmek için pek çok tehdide, oldukça kötü koşullara rağmen direnen gazeteciye… O gazetecinin haklı çağrısında yanında duran sivil toplum örgütlerine, sendikalarına yükseltiyor öfkesini bu insanlar.
Öyle bir çaresizlik ki bu; kendi çaresizliğinin, nefretinin nedenini bu güzel kalpli insanlar sanıyor. Sanıyor ki 50 kişinin yaptığı bu açıklama, yaşadığı ayrımcılığın, yok sayılmışlığın, görülmemişliğin sebebi. Nefretle bastırıyor içindeki haksızlığa uğramışlığın çaresizliğini, görülmemişliğin mutsuzluğunu… Bu nedenle açıyor ağzını, yumuyor gözünü; o yaşadığı haksızlıklara karşı çıkaramadığı, içinde yıllardır bastırdığı o sesi en derinlerden, en nefret dolu sözcüklerle çıkarıyor; hak mücadelesi yapan 50-60 kişinin üstüne boca ediyor. Saydıkça sayıyor, yazdıkça içinde bir ferahlama… “Oh,” diyor, “ne güzel ağızlarının payını verdim.”
Ne hakkı, ne basın özgürlüğü? Biz açız, aç! “Şu kokoşların” uğraştığı şeye bak!