Yıl 2018…O tarihlerde işlerim gereği sık sık İzmir’e gidiyorum. Yine günlerden bir gün İstanbul’dan İzmir’e gideceğim. Uçak biletimi aldım, havalimanına geldim. Bütün kontrol noktalarından sorunsuzca geçtim. Kapıdan çıkıp uçağa binmeyi bekledim ve o meşhur transfer otobüsüne kendimi dar attım.

Otobüsün kapıları tam kapanacakken; koyu renk takım elbise giymiş, orta yaşın sonlarında, bürokrat görünümlü iki tip son saniyede paldır küldür içeri dalıverdi. Kan ter içinde hemen yanı başımda dikilmeye başladılar; ama o kadar rahatlardı ki, bakışlarından beden dillerine kadar her halleri "burası bizim" diyordu.

Beyefendiler belli ki Karadenizli… Bunu anlamak için kâhin olmaya gerek yok; zira içeri girdikleri andan itibaren otobüsün havasını değiştirdiler. Şive derseniz en ağdalısından, ses tonu derseniz adeta miting meydanındalar. Biz de mecburi izleyiciyiz; herkes susmuş, bu iki "zat-ı muhteremin" devlet meselelerini otobüs ahalisine bangır bangır ilan etmesini dinliyoruz.

Diğerine göre biraz daha şişman ve kısa boylu olanı başladı yanındakine anlatmaya: “Ula akşam bakanla görüşecektim, şu erken seçim muhabbeti yüzünden görüşemedim!”

Vah vah, dertleri büyük…

Otobüste çıt çıkmıyor. Tam o esnada bangır bangır çalan bir telefon sesiyle ortamın sessizliği bozuldu. Bizim kısa boylu ve şişman bürokratımızın yanındaki uzun boylu ve zayıf olan arkadaşı biraz zorlanarak cebinden telefonunu çıkartıp açtı, ama ne açış! Sanki telefonda karşısındakiyle değil de tüm havalimanıyla konuşuyor mübarek. Öfke tepesinde, ağzından dökülenler ise evlere şenlik:

“O pez…nke söyle, kime oy verdiyse onu arasın!”

Karşı taraf muhtemelen şaşkınlıktan “Hangi pez…nk?” diye sordu ki; bizimki hiç istifini bozmadan, o kendine has Karadeniz şivesiyle yapıştırdı cevabı:

“Ha o, yanındaki pez…nk!”

Tam da otobüs ahalisinin bu eğlenceli ve absürt konuyla muhataplığı zirve noktasındayken, otobüs uçağın dibine yanaştı. Bizim hikâye yarım, merakımız kursağımızda kaldı tabii...

Güler misin, ağlar mısın? İşte memleketimizin bürokrasisinden enteresan bir kesit: Bir yanda bakanlık koridorları, bir yanda transfer otobüsünde havada uçuşan o malum kelimeler.

Düşünmeden edemedim: Aslında bu kısa otobüs yolculuğu, memleketin küçük bir özeti gibiydi. Bir tarafta ciddi ciddi memleket meselelerini, seçimleri, stratejileri konuşan "büyük" adamlar; diğer tarafta ise o ciddiyetin altından sızan o en çiğ, en filtresiz halimiz. O telefon konuşmasında kullanılan o kelime aslında sadece bir hakaret değil; bir bıkkınlığın, bir samimiyetin ve belki de kibrin en çıplak dışavurumu gibiydi.

Bazen çok büyük anlamlar yüklediğimiz o "makamlar" ve "görüşmeler", işte böyle bir transfer otobüsünün gürültüsünde, bir şivenin sıcaklığında ve bir telefon azarında sıradanlaşıveriyor. Uçağın merdivenlerini tırmanırken tekrar şunu düşündüm: Biz neyi çok ciddiye alırsak alalım, hayatın o kendine has mizahı gelip bizi en olmadık yerde, bir transfer otobüsünün içinde bile yakalayıveriyor. Onlar koltuklarına kurulup yeni "stratejiler" üzerine kafa yormaya devam ededursun, bizler de cebimizde bu absürt hikâyeyle yolumuza devam edelim.

İlginçtir ki, bu topraklarda trajedi ile komedi arasındaki mesafe, sadece transfer otobüsüyle uçak arasındaki mesafe kadardır.

Sevgimle kalın efendim…