Gazetecilik yaparken gözlemlediğim bir şey var: Sorunları konuşuyoruz ama sorunlarımızı dile getirmede söz sahibi değiliz…

Neden mi bahsediyorum? Hayat pahalılığı, ilaç yokluğu, eğitimdeki sorunlar… Bu sorunlardan etkilenen biziz. Ama sıra bu sorunlara karşı ses çıkarmaya gelince herkes sus pus. Bu durum gazeteciler için de geçerli. Ekonomik olarak en kötü durumda olan meslek gruplarının başında geliyoruz. Üstelik iş güvencesizliği, patron baskısı, iktidar baskısı ve zaman zaman can güvenliği olmadan çalışmak zorunda kalıyoruz. Peki buna karşı ne yapıyoruz? Çoğu zaman sadece izliyoruz. Bol bol eleştiriyoruz. Meslek örgütlerini beğenmiyoruz, “yetersiz” buluyoruz. “Sendika bizim için ne yapıyor?” diye soruyoruz ama sendikaya üye bile olmuyoruz. Gezi olaylarından sonra kitlesel eylemlerin eski gücünü kaybettiğini biliyoruz; gözaltı ve tutuklama gibi caydırıcı yöntemlerin birçok insanı korkuttuğunun da farkındayız. Ama ben başka bir şeyden söz ediyorum. Örneğin emekli aylıklarıyla ilgili basın açıklamaları yapılıyor, tabip odası sağlık sistemindeki sorunları anlatıyor, Eğitim-Sen eğitimdeki yanlışları dile getiriyor. Peki kimler konuşuyor? Sağdan saysak 10, soldan saysak 15 kişi. Eskişehir’de pek çok güncel konuda hep aynı insanların sesi çıkıyor.

Sokak eylemlerine bakıyorsunuz; binlerce üyesi olan sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının, siyasi partilerin eylemlerinde 15–20 kişi var. Artık sürekli gördüğüm ve aileden biri gibi hissettiğim aktivistler var, düşünün, hep aynı yüzler. İyi ki de varlar, yanlış anlaşılmasın. Sorun onlar değil. Sorun, toplumsal muhalefetin örgütlenememesi. Birlikte hareket edememesi. Belki de artık sokak eylemlerinin, 10 kişinin katıldığı “kitlesel basın açıklamalarının” devri kapanmıştır. Belki yeni bir yol, yeni bir yöntem bulmak gerekiyordur, bilmiyorum. Ama bir gazeteci olarak yıllardır aynı insanların, aynı aktörlerin, aynı sorunları, aynı sözcüklerle kınamasından; aynı sloganlarla yürümesinden bir sonuç alınmadığını görüyorum, belki mesleki deformasyon yaşıyorumdur ama bana çok anlamlı gelmiyor. Bakın, önemsiz demiyorum. Başka bir şey söylüyorum: Etki yaratmıyor. Söylenen sözler havaya karışıp gidiyor. Kimseye değmiyor, kimseyi etkilemiyor, bir eyleme, bir değişime yol açmıyor.

Peki ne yapacağız? Aynı 15 kişinin katıldığı basın açıklamalarına devam edip “sesimizi duyurduk” mu diyeceğiz? Aynı sloganları atıp, aynı cümleleri tekrar edip eve mi döneceğiz? Yoksa artık gerçekten durup düşünmenin zamanı mı? Belki de mesele daha kalabalık olmak değil, daha yaratıcı olmak. Daha kapsayıcı, daha temas eden, insanların hayatına gerçekten dokunan yollar bulmak. Sokağın dili değiştiyse, muhalefetin dili de değişmek zorunda. Sosyal medyayı sadece duyuru alanı değil, örgütlenme alanı olarak kullanmak; kapalı salonlardan çıkıp mahalleye, pazara, okula, hastaneye gitmek; insanların yalnız olmadığını hissettirecek yeni bağlar kurmak… Belki de en önemlisi, birbirimizi eleştirmekten çok yan yana durmayı öğrenmek. Çünkü aynı sorunları yaşıyoruz ama birlikte itiraz edemiyoruz. Eğer toplumsal muhalefet yeniden güçlenecekse, bu eski alışkanlıklarla değil, cesaretle ve yeni yöntemlerle olacak.

Belki de artık büyük laflar etmek yerine küçük ama çoğaltılabilir adımlar atmak gerekiyordur. Tek merkezden çağrı yapmak yerine, her mahallede bir kişinin “ben buradayım” demesiyle başlayan, yan yana durmayı yeniden öğreten küçük çekirdekler oluşturulmalıdır. Belki pankart taşımak değil, boş bir sandalyeyi sokağa koyup “burada konuşulmayan bir sorun var” demek daha çok dikkat çeker. Belki bir basın açıklaması değil ama herkesin kendi cümlesini yazdığı bir duvar, bir defter, bir dijital günlük daha gerçek bir itirazdır. Gençleri çağırmak yerine onlara alan açmak. Mikrofonu sürekli aynı kişilerin elinde tutmak yerine, sözü ilk kez konuşanlara bırakmak. Muhalefeti bir görev değil, bir paylaşım alanına dönüştürmek. Belki haftada bir yürüyüş değil ama ayda bir “dert buluşması” işe yarar. İnsanların yalnızca dinlendiğini hissettiği, sloganın değil deneyimin konuştuğu alanlar yaratmak mümkün değil midir? Çünkü bazen insanlar bağırmak değil, anlatmak, anlaşılmak ister.

Ve belki de en radikali şu: Her şeyi bilen, her şeye itiraz eden bir dil yerine, “gel birlikte düşünelim” diyen bir muhalefet kurulamaz mı? Çünkü güven, en güçlü örgütlenme biçimi değil midir?