Sıradan bir geceydi. Elimde kitap, arkada hafiften bir caz playlisti açmıştım. Sayfalar ilerliyor, notalar usulca odaya yayılıyordu. Algoritma kendi bildiğince şarkıları sıralıyor, ben ne çaldığını pek fark etmeden okuyordum. Ta ki Sinatra’nın o ölümsüz şarkısı çalıncaya kadar: “Fly Me To The Moon”.
Ama bu defa farklıydı. Derinden gelen, insanı durduran, düşündüren bir tını vardı. Lirik, biraz sarsıcı, fazlasıyla anlamlı bir ses… Kitabı bıraktım. Kim bu? diye merakla telefonun ekranına baktım.
Ses, Aydan Kanatlı’nındı. Fatih Erkoç ile düet yapıyordu.
Şaşırdım. Eskişehir’in en köklü ailelerinden birinin kızı, Eti Yönetim Kurulu Üyesi Aydan Kanatlı’nın bu yönünü hiç bilmiyordum. Araştırmaya başladım. Ve araştırdıkça sadece bir şarkıcıyla karşı karşıya olmadığımı, çok daha derin bir hikâyenin içine düştüğümü fark ettim.
Karşıma çıkan, kanser hastalarına destek için yapılmış bir albümdü. Ama onun da ötesinde, anlatılması gereken bir hayat vardı.
Sesini kaybetmiş bir kadının, başkalarına ses olma inadını taşıyan bir yolculuk…
Acının içinden süzülen, umutla yeniden şekillenen bir hikâye…
Hayatın en sert yerinde kırılıp, o kırığın içinden ışık çıkaran bir direniş…
İşte o hikâyenin adı: Aydan Kanatlı.
Küçük bir kızın büyük hayali
Bir kadın düşünün. Çocukluk hayali konservatuvar olan, ancak babasının "kızım evlenmeyecek, okuyacak, bana çalışacak" sözüyle şekillenen bir evde büyüyen bir kız çocuğu. Sprey kutularıyla şarkı söyleyen, alkış sesi olsun diye sifonları çeken o yaramaz Eskişehirli kız, yıllar sonra bambaşka koşullar altında yeniden mikrofonun başına geçecekti.
O çocuk büyüdü, evlendi, üç evladı oldu. Liseden on beş yıl sonra üniversite sınavına girip işletme okudu. Aile şirketinde çalıştı. İçindeki o küçük kız ise hiç susmadı. Ta ki annesi bir gün "Aydan, şu sesini artık değerlendirsen mi?" diyene kadar. O an, yıllardır ertelenen hayal yeniden canlandı.
Ancak hayat bu kez çok daha acımasız bir sınav hazırlamıştı.
Sesin sustuğu an
Önce yüksek tansiyon, ardından iki küçük felç. Sol ses teli felçli kaldı. O güzel sesten geriye, sadece boğazın derinliklerinden gelen bir vızıltı kalmıştı. Sonra omurilik devreye girdi: dört gün arayla iki büyük ameliyat, boyuna ve bele vidalar. Doktoru felç kalma riski nedeniyle hastaneden çıkarmıyordu.
Bir insanın tüm sesi, tüm hareketi, tüm özgürlüğü elinden alınıyordu sanki. Çoğu insan bu noktada pes eder, hayallerini yeniden rafa kaldırır.
Aydan Kanatlı pes etmedi.
Ses terapisti İsmail Koçak ile yolları kesişti. Ameliyat, terapi, yeniden öğrenmek… Her şey bir bir geri gelmeye başladı. Ardından şan eğitmeni Günay Acar ile tanıştı. Bu noktada durup düşünmek gerekir: Üç buçuk ay ayağı alçıda olduğu halde haftada iki gün şan dersine gitti. Asansör bozulsa bile yürüyerek çıktı. Bu davranış, şarkı söylemeyi bir heves olmaktan çıkarıp bir varoluş biçimine dönüştüren bir kadının hikayesidir. O ses, artık vücudunun değil, ruhunun bir parçasıydı. Belki de sesi onu yaşama tutundurmuştu.
Sahneye dönüş ve başkalarına uzanan el
Sonunda albüm geldi. Hem de bir değil, iki albüm. "Yıllar Size Teşekkür Ederim" ve ardından Atatürk’ün sevdiği şarkılardan oluşan ikinci albüm. Ancak bu albümler onun için değildi. Tüm gelir, Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği’ne bağışlanıyordu. Kendi yürümekte zorlanan bir kadın, başkalarının yürümesi için sesini kullanıyordu. Kendi konuşmakta güçlük çeken bir kadın, başkalarının sesi oluyordu.
Geçtiğimiz haftalarda ise bambaşka bir iyilik hareketi doğdu: "Jazz’ın Kanatları". Aydan Kanatlı’nın öncülüğünde hazırlanan bu albüme Işın Karaca ve Fatih Erkoç, hiç tereddüt etmeden destek verdi. Üç sanatçı, tüm geliri Türk Kanser Derneği’ne bağışlanmak üzere bir araya geldi. Bu tercihin ardında derin bir neden vardı: Aydan Kanatlı’nın ailesinde kanserden kaybettiği çok kişi bulunuyor. Her kayıp, onun içinde yeni bir yangın başlatmıştı. Bu yangını söndürmeyi değil, başkalarını ısıtmayı seçti.
Fatih Erkoç’un ifadesiyle, "Kanser hastalarına derman olmak büyük özveri gerektirir." Işın Karaca ise şu vurguyu yapıyor: "Moral, kanser hastaları için en büyük ilaçtır." Ve ekliyor: "Bu albüm bir başyapıt."
Omuriliğine vidalar takılmış, sesinin yarısını kaybetmiş, yürümekte zorlanan bir kadın, bir başyapıta imza atıyor. Bu başyapıtın her notasında, her bir dinlenişinde, bir kanser hastasına umut gidiyor. Her tıklama, bir şifaya vesile oluyor.
Bir nineden torunlara miras
Aydan Kanatlı bir röportajında şu cümleyi kurmuştu: "Torunlarıma bırakacağım en büyük miras, son nefese kadar mücadelenin, öğrenmenin ve üretmenin bitmeyeceğini göstermektir. Hayaller için asla geç olmadığını, acının en karanlık anında bile bir şarkı söylenebileceğini, bir iyilik yapılabileceğini.
Bugün, 60 yaşını aşmış, üç çocuk annesi, üç torun ninesi bir kadın, sesi kısık, bedeni yorgun ama yüreği güçlü bir halde mikrofonun başına geçiyor. Şarkı söylüyor. Sadece kendisi için değil, belki de hiç tanımadığı, ancak aynı acıyı paylaştığı insanlar için. Kanserle pençeleşen bir hasta için, omuriliğinden ameliyat olmuş birileri için, hayallerinden vazgeçmek üzere olan bir genç için.
Cumhuriyetin bu topraklarda yarattığı fırsat eşitliğini değerlendiren Aydan Kanatlı, tıpkı rahmetli babası Firuz Kanatlı gibi, üretmeyi ve paylaşmayı bir yaşam biçimi haline getirmiştir. Onun hikayesi, Eskişehir’in çalışkan, disiplinli ancak bir o kadar da yüreği geniş insanlarının hikayesidir.
"Jazz’ın Kanatları" bir albümden çok daha fazlasıdır. O, bir kadının küllerinden doğuşunun, suskunluğun ortasında haykırışının, yalnızlığı dayanışmaya dönüştürmesinin adıdır. O, umudun bulaşıcı olduğunun, iyiliğin bir dalga gibi yayıldığının kanıtıdır.
Rüzgarınız bol olsun, kanatlarınız ihtiyaç sahibi insanları sarsın Aydan Hanım. Siz sustuğunuzda bile sesiniz duyuluyor. Çünkü gerçek ses, boğazdan gelmez; yürekten gelir. Ve sizin yüreğiniz, nice karanlığı aydınlatacak kadar güçlüdür.
iyiliktir. Albümün tüm geliri Türk Kanser Derneği’ne bağışlanmaktadır. Her dinlenen "Jazz’ın Kanatları" bir umuttur. Her paylaşılan bir