1901 yılında, bugün Kuzey Makedonya sınırları içinde kalan Prilep’te bir çocuk dünyaya geldi. Adını Selâhattin koydular. Soyadı sonradan Alan olacaktı. Henüz çocukken yıkılan bir imparatorluğun küllerinde büyüdü, ardından küllerinden doğan bir Cumhuriyet’in ilk ateşiyle yoğruldu.

O genç Cumhuriyet, onu ve onun gibi bir avuç gencini yurt dışına gönderdiğinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk şöyle seslenmişti: “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum; alevler olarak geri dönmelisiniz.” Selâhattin bu kıvılcım neslinden biriydi. Paris’teki ÉcoleSupérieureD’Aéronautique’e girdi, gökyüzünün matematiğini, rüzgârın geometrisini öğrendi. Mezun olduğunda elinde iki unvan vardı: hem tayyare mühendisi hem de askerî bröveli pilot. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk tayyare mühendisi olarak tarihe adını yazdırdı.

1931 yılında yurda döndü. Eskişehir Tayyare Tamirhanesi’nde görev aldı. O yıllarda Eskişehir, Türk havacılık endüstrisinin kalbi olmaya hazırlanıyordu. Selâhattin Reşit Bey ise o kalbe kan pompalayan damarlardan biri oldu.

Tamirhanede gece gündüz demeden çalıştı. Ellerinin altında çizilen her hat, atılan her perçin bir hayali büyütüyordu: yerli uçak. Sonunda başardı. Ülkenin mühendislik tasarımına dayalı ilk uçağını tasarladı. Adını koydu: Selâhattin-1. Ardından Cumhuriyet’in Onuncu Yıldönümü’ne armağan olarak MMV.1’i üretti.Küllerinden yeniden doğan bir ulusun umudu oldu.

Mecburi hizmetini tamamlayınca İstanbul’a döndü. Orada bir başka hayalperestle, Nuri Demirağ’la el ele verdi. Sermaye ile mühendislik dehasının ilk büyük buluşmasıydı bu. Nu.D.36 ve Nu.D.38 projeleri çizildi, kanatlandı, gökyüzüyle buluştu.

13 Temmuz 1938. Sabahın erken saatleriydi. Selâhattin Reşit Alan, hem başmühendisi hem test pilotu olduğu Nu.D.36’nın kokpitine oturdu. Motorların uğultusu yükseldi, yerçekimi onu bıraktı, uçak gökyüzünde bir kuş gibi süzüldü. Testler başarıyla tamamlandı. Dönüş vakti gelmişti.

Eskişehir İnönü Hava Meydanı’na yaklaşırken pist gözüktü. Tekerlekler aşağı indi. Alçaldı, alçaldı… Ve bir hendek. Küçük bir hendek. Belki de kimsenin fark etmediği, önemsemediği bir çukur. Tekerlekler o hendeğe takıldı. Kırıma uğradı. Oracıkta şehit düştü.

Selâhattin Reşit Alan, vatanı için uçarken, vatanı için mühendislik yaparken can verdi. Türkiye’nin ilk havacılık mühendisi, görevi başında şehit düştü.


Bu hikayeyiEskişehir Büyükşehir Belediyesi’nin “Şehrin Yadigârları” söyleşi dizisi kapsamında geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen panelde. Eskişehir Tayyare Tamirhanesi’nin 100’üncü yılına özel bir söyleşide konuşmacı olarak katılan ve bu tesiste çeyrek asra yakın görev yapan Uçak Yüksek Mühendisi (Emekli Hava Albay)CanErel’den dinledim.

Erel, neredeyse bir asır önce bu topraklarda yaşayan ve Şehit olan Selahattin Alan’ınisminin yaşatılması için çok mücadele etmiş. İnönü’deki yöneticilerle görüşmüş onun hatırasını yaşatmak için bir park projesi hazırlatmış. Aylar süren çalışmalar tamamlanmış, projeye SeRAP adı vermişler. Sonra bir yerlerde unutulup gitmiş ya da önemsememiş bir şehidin hatırasını yaşatmak.

Bir hendeğe takılıp giden bu büyük insan, yıllardır bir başka hendeğin içinde kaldı: unutkanlığın hendeği. Oysa o bir mühendisti. Yerli uçağın, gökyüzünde özgürlüğün adamıydı. Onun gidişiyle ne yazık ki bir dönemin yerli uçak üretim hevesi de söndü.

Şimdi sıra Eskişehir’de: Selâhattin Reşit Alan yeniden hatırlanmalı. Ona bir park yakışır, bir meydan yakışır, bir anıt yakışır. Can Erel’in vurguladığı gibi 13 Temmuz günü “Havacılık Endüstrisi Şehitleri Günü” olarak anılmaya fazlasıyla layıktır.

İnönü şehidine sahip çıkmak, aslında kendi tarihimize sahip çıkmaktır. Havacılık şehri olarak anılmak istiyorsak, işe havacılık şehitlerimizi anmakla başlamalıyızVefa sözde olmaz. Onu yaşatan hatırlatan iz de olur. Bu iz; belki bir park, belki bir müze, belki bir okul adı olarak yaşatılması olur.

Selâhattin Alan’a sahip çıkmalıyız ki, onun hayatını örnek alan geçler yetişsin.
Bu topraklardan nice kıvılcımlar alev olup yükselsin.