Çocuklarla günün yorgunluğunu atmak için oturduğumuz mekânda, hemen yanımızdaki masadan yükselen huzursuz sesler bir süre sonra istemsizce tüm dikkatimizi o tarafa çekti. Masada 40’lı yaşlarında, gözünü elindeki ekrandan bir an bile ayırmayan ilgisiz bir adam ve yanında hiç durmaksızın mızmızlanıp ağlayan, 5 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim minik bir kız çocuğu oturuyordu. Meğer biz mekâna gelmeden hemen önce masada Hakan Amca dedikleri bir tanıdıkları daha varmış; fakat adamcağız küçük kızın huzursuzluğuna dayanamayıp masayı terk etmiş. Bir yanda mekânın gürültüsü, diğer yanda ise bu masadan etrafa yayılan o kasvetli ve gergin atmosfer... Biraz kulak kabartınca konuşmalarının akışından baba-kız olduklarını anlamak hiç de zor değildi.
Adam, çocuğuyla bağ kurmak ve onu bir şekilde yatıştırmak adına ne yaptıysa bir türlü başaramıyor, kızı bir türlü susturamıyordu. Fakat susturmaya çalışırken izlediği pedagojik stratejiler ise kelimenin tam anlamıyla bir felaketti. Bir yandan başını telefonundan kaldırıp kızını ikna etmeye, daha doğrusu kendi çapında eğitip "terbiye etmeye" çalışıyor, diğer yandan söyledikleriyle farkında olmadan küçük kızın hırçınlaşmasına ve daha fazla feryat etmesine sebep oluyordu.
‘’Bak, herkes senin yüzünden kaçıyor.’’
Küçük kız, gözyaşları ve hıçkırıklar arasında masumca sordu:
‘’Kim kaçtııı?’’
Adam, parmağıyla ekrandaki bildirimi kaydırırken soğuk bir edayla cevap verdi:
‘’Hakan amcan kaçıp gitti işte. Sen böylesin diye, sırf sen böyle durmadan ağlıyorsun diye kalktı gitti adam.’’
Babanın bu manipülasyon hamlesinin ardından minik kız bir anda sesini yükseltip daha şiddetli ve yürek parçalayıcı şekilde ağlamaya başladı. Ardından o küçücük ağzından dökülen şu cümleler, hepimizin içini titretti.
‘’Babaaaa... Zaten annem de beni hiç istemiyor, değil mi baba? Sen de beni hiç sevmiyorsun, değil mi?’’
Minik kız içini çeke çeke, gözyaşları içinde konuşuyordu konuşmasına ama adamda tık yoktu. Adam cevapsız ve buz gibi bir sessizliğe bürünmüştü. Parmağını ekranda kaydırmaya, dünyayla bağını koparıp o dijital evrende kaybolmaya umarsızca devam ediyordu. Kulak misafiri olduğumuz bu çaresizlik karşısında adeta içimiz parçalandı. Ortada o kadar net bir tablo vardı ki; belli ki o minik kız çocuğu kendini dünyada tamamen yapayalnız, sevgisiz ve mutsuz hissediyordu.
Bir baba, henüz hayatının çok başında olan küçücük kızının zihnine devasa boyutta bir değersizlik hissi pompalıyordu. "Bak, ağlarsan seni kimse sevmez, herkes senden kaçar" mesajıyla büyütülen bu çocuğun gelecekte taşıyacağı ruhsal yükü ve olası terapi masraflarını düşünmek bile insanı ürkütmeye yetiyordu.
Bu tip durumlarla karşılaşınca hani hep söylenir ya; ebeveynlik için de mutlaka bir ehliyet sınavı, bir psikolojik yeterlilik şartı olmalı diye. Madem bunca sevgisizliği, suçluluk duygusunu ve değersizliği küçücük bir çocuğa yüklemek için bu kadar çaba sarf edeceksiniz, bu dünyaya neden bir can getiriyorsunuz? Çocuk yetiştirmeyi "suçluluk hissettirme sanatı" sanan, elindeki telefon ekranına gösterdiği ihtimamın binde birini kendi evladına çok gören bir baba modeliyle yan masada imtihan edilmek, günün en üzücü ve çelişkili manzarasıydı herhalde…
Efendim; çocuk büyütmek, eline tutuşturulan bir oyuncakla onu kendi hâline bırakmak ya da üzerine suçluluk duygusu boca etmek değildir. Ebeveynlik; dünya ne kadar gürültülü, masalar ne kadar kalabalık olursa olsun, o dijital ekranları bir kenara bırakıp "Ben buradayım ve senin yanındayım" hissini o küçücük kalbe kesintisizce hissettirebilmektir. O güven bir kez inşa edildi mi, geride kalan tüm gürültüler zaten kendiliğinden susar.
Sevgimle kalın…