Geçmişe dönüp baktığımızda, hafızamızda yer eden anıların çoğu hayatın tam da umulmadık anlarında gizlidir. Rahmetli eşim, İstanbul’daki bütün kültürel ve sanatsal aktiviteleri yakından takip eder; neredeyse hiçbirini kaçırmadan bizi de peşine takıp götürmeye çalışırdı.

2001 ya da 2002 yılıydı... Oğlum Utku o zamanlar henüz altı-yedi yaşlarındaydı. İTÜ Maçka Kampüsünde İstanbul Bienali vardı. Eşim bu etkinliğe Utku’yla birlikte gitmeye karar verdi. Bienalin içeriğini şimdi net olarak hatırlayamıyorum. O gün kızım anneannesindeydi; ben de evde kalıp biriken işlerimi halledeyim dedim. Bizimkiler öğleye doğru evden çıktılar.

Yalnız kalır kalmaz evdeki işlere odaklandım. Temizlikti, yemekti derken vaktin nasıl geçtiğini anlayamadım; akşam oluvermişti. O zamanlar cep telefonları henüz yaygınlaşmamıştı; tek tük kullanılıyordu ama biz henüz almamıştık. İletişimi sadece ev telefonuyla sağlıyorduk. Tabii ev telefonlarının hüküm sürdüğü o dönemlerde, insanların birbirini işletmesi de kaçınılmaz bir durumdu. Herkesin muhakkak bir "telefon sapığı" olurdu ve sık sık dalga geçmek için arayan insanlarla muhatap olmak zorunda kalırdık.

Saat 18.00 civarında telefon çaldı. Ahizeyi kaldırdım. Karşımda hiç tanımadığım bir erkek sesi:

"İyi günler hanımefendi, bugün Maçka’da kaybolan çocuğunuz eve ulaştı mı acaba?" dedi.

Duyduklarıma anlam veremedim. Bir an ne diyeceğimi bilemeyip duraksadım. Zihnim doğrudan o dönem sıkça yaşanan telefon şakalarına gitti; birinin benimle dalga geçtiğini düşünüp telaşla karışık bir tepki verdim:

"Anlamadım beyefendi, ne kaybolması? Benim oğlum babasının yanında, yanlış yeri aradınız herhalde..."

Bir taraftan adama inanmıyor, diğer taraftan da ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Adam gayet ciddi bir tonla konuşmaya devam etti:

"Hanımefendi, ben bugün öğlen saatlerinde 7 yaşlarında bir erkek çocuğunu Maçka Yokuşu’ndan yukarı doğru tek başına yürürken gördüm. Çocuk gayet düzgün görünüyordu. Yanına gidip ‘Oğlum nereye gidiyorsun?’ diye sordum. O da bana, ‘Babam beni bırakıp gitti. Eve nasıl gideceğimi bilmiyorum,’ deyince onu alıp Harbiye Polis Karakoluna götürdüm. Evine ulaştığından emin olmak için de çocuğa telefon numarasını bilip bilmediğini sordum. Ezbere bildiğini söyleyince numarayı aldım. Sizi sadece bunun için arıyorum."

Adamın anlattıkları kafamı karıştırdı ama yine de temkinli davranmayı bırakamadım. Hâlâ birinin benimle oyun oynadığını düşünüyordum. Sesimi biraz daha yükselterek:

"Vallahi beyefendi, anlattığınız hikâye oldukça inandırıcı ama benim oğlum babasıyla birlikte ve babası onu asla bırakmaz," dedim.

Sesimi yükseltince adam haklı olarak kızdı ve o da bağırmaya başladı:

"İyilik yapmaya da gelmiyor. Ben insaniyet namına çocuğunuzu karakola teslim ettim. Evine sağ salim ulaşıp ulaşmadığını teyit etmek için arıyorum, karşılaştığım muameleye bak!" diyerek telefonu küt diye yüzüme kapattı.

Elimde ahizeyle öylece kalakaldım. Ya doğru söylüyorsa? Diğer taraftan da eşimin oğluna olan düşkünlüğünü bildiğimden, böyle bir şeyin mümkün olamayacağına kendimi ikna etmeye çalışarak beklemeye başladım.

Aradan bir saat kadar geçti ve bizimkiler eve geldi. Eşimde tık yoktu; derin bir sessizliğe bürünmüştü. Oğlan ise muzip muzip yüzüme bakıp gülümsüyordu.

"Neler yaptınız, nasıl geçti?" diye sordum.

Utku hemen atıldı:

"Anneee, ben kayboldum. Sonra babam gelip beni karakoldan aldı."

O an, telefondaki adama ne kadar büyük bir haksızlık ettiğim dank etti kafama.

"Nasıl kayboldun oğlum, baban yanında değil miydi?"

Rahmetlinin hâlâ hiç sesi çıkmıyordu. En sonunda olayı anlattı. Meğer bizimki, Maçka’daki yer altı otoparkına girmeden önce Utku’yu kapının önünde indirmiş; "Oğlum ben arabayı park edip geliyorum, içerinin havası çok kirli, sen beni burada bekle," deyip yanından ayrılmış. Bizim oğlan da beklemek yerine yokuştan yukarı doğru yürümeye başlamış. O sırada yoldan geçen duyarlı bir vatandaş Utku’yu tek başına görünce kaybolduğunu sanmış ve alıp karakola götürmüş. Eşim park yerinden çıkınca bir bakmış ki oğlan yok! Büyük bir korku ve panikle doğruca en yakın karakola koşmuş. Karakoldan içeri girdiğinde ise bir sandalyede oturmuş, polislerle neşeyle sohbet eden oğlumuzla karşılaşmış.

Aradan yıllar geçse de bu tatlı karmaşa; yüzümüzde sıcak bir tebessüm ve o duyarlı vatandaşa karşı içimizde kalan küçük bir mahcubiyetle aile tarihimizin en unutulmaz anılarından biri olarak kaldı.

Sevgimle kalın…