Son aylarda Kamu İhale Kurumu'nun sonuç ilanlarını düzenli olarak inceliyorum. Bir ekonomi gazetecisi olarak sanayiyi, ticareti, girişimciliği ve yatırım ortamını yakından takip etmek zaten işimizin bir parçası. Ancak son dönemde, şehrimizin ölçek bazındaki ekonomik verilerine mercek tutarken canımı sıkan, beni derin düşüncelere sevk eden ve açıkçası bu kentin bir yazarı olarak beni fazlasıyla rahatsız eden çarpıcı bir tabloyla karşı karşıyayım.

Mesele, burnumuzun dibindeki devasa bir pazarın, yani kamu ihalelerinin yönetimiyle ilgili. Şehrimizde faaliyet gösteren ve bütçeleri milyonlarca lirayı bulan kamu kurumlarımız ardı ardına mal ve hizmet alım ihalelerine çıkıyor. Peki, bu ihaleleri kimler kazanıyor biliyor musunuz? Üzülerek söylüyorum; Diyarbakır’dan Sakarya’ya, Ankara’dan İstanbul’a kadar Türkiye’nin dört bir yanından gelen firmalar... Kentimizin parası, yine Eskişehirli kurumlar eliyle şehir dışına akıyor. İşin en acı tarafı ise dışarıdan gelen bu firmalar ihaleleri tek tek kaparken, Eskişehirli işletmelerimizin bu süreçlere teklif dahi vermeyerek adeta arkasını dönmesi.

Burada sorun ihaleyi kaybetmek değil; sorun yarışa hiç katılmamak. Rakamlar ve örnekler ne demek istediğimi çok daha net anlatacaktır:

  • TÜRASAŞ Eskişehir Bölge Müdürlüğü'nün yaklaşık 26 milyon liralık gıda alım ihalesini Diyarbakır merkezli bir firma kazandı. İhaleye Gaziantep'ten Kütahya'ya kadar farklı şehirlerden yedi firma teklif verirken, Eskişehir'den tek bir dosya bile çıkmadı.
  • Odunpazarı Belediyesi'nin yaklaşık 1 milyon lira bedelli suntalam ve MDF alım ihalesini Sakaryalı bir firma üstlendi. Verilen üç teklif arasında yine Eskişehir yoktu.
  • Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin 2,5 milyon liralık tıbbi cihaz alımında üç firma yarıştı; aralarında yine bir tek Eskişehirli üretici bulunmuyordu.
  • ESKİ'nin 2,5 milyon liralık su sayacı muhafaza kutusu ihalesini Ankaralı bir firma kazandı. İki teklifli ihalede Eskişehir’den yine katılım yoktu.
  • Odunpazarı Belediyesi'nin yaklaşık 4 milyon liralık demir profil malzemesi alımında yedi firma rekabet etti ancak içlerinde Eskişehir merkezli tek bir işletme yer almadı.
  • Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü'nün 5 milyon 700 bin lira bedelli çim saha ve peyzaj alanları bakım hizmeti ihalesini İstanbul merkezli bir firma aldı. Üç teklif sahibinin arasında gözlerimiz yine Eskişehirli bir firmayı aradı ama nafıle...

Bu örnekler, sonuç ilanı yayımlanan en son ihalelerden sadece birkaçı. Köşemi daha fazla veriyle boğmamak adına bu kadarının yeterli olduğunu düşünüyorum; dileyen ve ilgilenen detaylara EKAP üzerinden de göz atabilir.

Geçtiğimiz günlerde, kentimizde akaryakıt sektöründe köklü bir geçmişe sahip, hatırı sayılır hacimde ticaret yapan kıymetli bir iş insanıyla bir araya geldim. Kendisine doğrudan sordum: "Yahu ağabey, şehrimizdeki kamu kurumlarının tonlarca akaryakıt ihalesi oluyor; neden bu listelerde sizin adınızı göremiyoruz, neden ihalelere girmiyorsunuz?" Aldığım cevap, aslında bugün karşı karşıya kaldığımız kolektif eylemsizliğin ve vizyon eksikliğinin açık bir itirafı gibiydi:

"Aslında çok haklısın, bizim için son derece önemli ve düzenli bir gelir kalemi olabilir. Fakat inanır mısın, personel ihale süreçlerine yeteri kadar ilgi göstermiyor. Şartnamelerle, bitmek bilmeyen evrak işleriyle uğraşmak istemiyorlar maalesef. Biz de mevcut düzenimizi bozmayıp üzerine gitmiyoruz."

İşte belki de sorunun özeti tam olarak bu cümlede saklı. Çünkü ihale demek; şartname okumak, belgeleri eksiksiz hazırlamak, elektronik ihale sistemlerini anlık takip etmek ve bazen günlerce süren titiz bir hazırlık yapmak demektir. Kısacası emek ister. Ama görünen o ki birçok işletmemiz konfor alanından çıkmayı tercih etmiyor.

Oysa ekonomik koşulların her geçen gün ağırlaştığı bir dönemden geçiyoruz. Yeni müşteri bulmanın zorlaştığı, tahsilat süreçlerinin uzadığı ve kâr marjlarının daraldığı böyle bir ortamda kamu ihaleleri, birçok firma için can suyu olabilecek, düzenli iş hacmi yaratacak büyük bir fırsat sunuyor. Üstelik söz konusu olan, kendi şehrimizin kurumları... Eskişehirlilerin vergileriyle oluşan bütçeler, yine bu şehirde kalmalıyken, bu harcamaların aslan payı başka kentlerin ekonomisini büyütüyor. İhale bedeli dışarıdaki firmaya gidiyor; o firmanın çalışanı başka şehirde maaş alıyor, tedarikçisi başka yerde kazanıyor, muhasebecisi başka yerde istihdam ediliyor ve nihayetinde vergisi de başka bir şehrin kasasına giriyor. Bizler ise sadece seyrediyoruz.

Elbette serbest piyasa ekonomisinde herkes her yerde ihaleye girebilir. Kim daha avantajlı ve kaliteli teklif veriyorsa işi o almalıdır; buna hiçbir itirazımız olamaz. Ancak Eskişehir firmalarının yarışa dahi katılmaması, hepimizin üzerinde derin derin düşünmesi gereken bir sinedir. Çünkü buradaki mesele bir korumacılık beklentisi değil; fırsatları görebilme ve girişimcilik refleksi gösterebilme meselesidir. Kendi evimizdeki potansiyeli fark etme zorunluluğudur.

Burada en büyük ve kritik görevlerden biri de şüphesiz Eskişehir Ticaret Odası’na (ETO) düşüyor. Oda bünyesinde ihale süreçlerine yönelik kapsamlı eğitim programları düzenlenebilir, kamu alımları hakkında bilgilendirme toplantıları yapılabilir. Üyelere şartname okuma, analiz etme ve e-ihale teklifi hazırlama konularında pratik eğitimler verilerek başarılı örnekler teşvik edilebilir. Çünkü tablodan anlaşılan o ki, birçok işletmemiz bu süreçleri ya hiç bilmiyor ya da yeterince önemsemiyor.

Oysa milyonlarca liralık devasa bir pazar hemen yanı başımızda duruyor. Eskişehir; gelişmiş sanayisi, köklü ticareti ve yüksek üretim kültürüyle Türkiye'nin en saygın şehirlerinden biri. Bu kentte her türlü ürünü üretebilecek, her türlü hizmeti en üst kalitede verebilecek nitelikli işletmelerimiz fazlasıyla mevcut. Yani sorun kesinlikle bir kapasite eksikliği değil, tamamen bir farkındalık eksikliğidir.

Bugün artık şu can alıcı soruları sorma zamanı gelmiştir: Eskişehir'in kurumlarının açtığı ihalelere Eskişehir firmaları girmeyecekse, kim girecek? Bu şehrin parasına, ekonomisine biz sahip çıkmayacaksak, kim çıkacak?

Ekonominin böylesine zorlu bir virajında, elimizin altındaki hazır pazarı görmezden gelme lüksümüz var mı? Bence kesinlikle yok. Unutmayalım ki kalkınma yalnızca şehre yeni yatırımlar çekmekle olmaz; bazen önümüzdeki mevcut fırsatları doğru değerlendirmekle başlar. Ve belki de ilk yapmamız gereken şey, burnumuzun dibindeki bu potansiyeli artık görmek ve harekete geçmektir.