Bazen nefes almak istersin…
Ama öyle sıradan bir nefes değil; bir anne duası gibi içini ısıtan, kalbini saran, yorgunluğunu unutturan bir nefes...

Gökyüzüne bakarsın, yıldızlar parlar…
Her biri sanki geçmişten gelen birer umut fısıltısı, sevgiyle, şefkatle sarılmak ister gibi. O anda anlarsın; hayat, sevginin yokluğunda ne kadar eksik, ne kadar kırılgan…

İçinde hep o çocuk kalır;
Yumuşacık bir kucak, başını dayayacağın bir omuz, sessizce ağlayıp da anlaşılacağın bir bakış beklersin. Çünkü bazen insan büyüse de, ruhu bir anne şefkatine susar.

Özlediğimiz şey, huzurun ta kendisidir aslında.
Pamuk tarlasına benzeyen o saf bulutlar gibi…
Yorgun yüreklerimizin dinleneceği bir durak,
Kırılmadan, yargılanmadan sarılabileceğimiz o kucak...

Bugünler zor, dünya yorgun…
Ama içimizde hâlâ sığınacak yer arayan o çocuk var.
Ve ben diyorum ki;
Her insan bir gün bir anne duası kadar içten bir sarılışı hak eder.

Ama bir süredir, dünya bu içtenliği kaybediyor.
Savaşlar, yoksulluk, adaletsizlik, öfke…
İnsanlar bir anne duası gibi merhamet etmeyi unuttu.
Birbirimizin acısına kulak vereceğimize, yüksek sesle konuşup içtenliği bastırıyoruz.

Oysa her çocuğun mutlu bir kahkahaya,
Her yaşlının bir sıcak selâma,
Her kadının huzurla sokakta yürümeye,
Her gencin umutla yarına uyanmaya hakkı var.

Hayatın içinde çok şey unuttuk belki ama,
Bir şeyi hatırlamalıyız:
İnsanı insan yapan en büyük güç, sevgidir.
Şefkatle, anlayışla birbirimize sarılmayı öğrenmeliyiz yeniden.

Çünkü bazı yaralar ilaçla değil,
İçten bir dua, sıcak bir el, susarak anlaşmakla iyileşir.
İşte o yüzden;
Dünya yeniden bir anne duası gibi kokmalı…
Şefkatle sarmalı hepimizi.